1. YAZARLAR

  2. Ahmet Emin Seyhan

  3. Şefaat Nedir? Nasıl Anlaşılmalıdır?
Ahmet Emin Seyhan

Ahmet Emin Seyhan

internetmedya.com
Yazarın Tüm Yazıları >

Şefaat Nedir? Nasıl Anlaşılmalıdır?

A+A-

Her şeyden önce şunu ifade edelim ki Kur’an-ı Kerim, Allah’tan bağımsız bir kayırma ve aracılık iddialarının tamamını tümüyle ve kesin bir şekilde reddetmektedir.

Allah’ın reddetmediği şefaat anlayışı ise şudur. Bir günahkar ve asi kul eğer dünyada iken ve henüz yaşıyorken, yanlışları anlar, tövbe eder, imanını sağlamlaştırır ve kendini düzelterek salih ameller ortaya koyarsa, yüce Allah ondan razı olacak ve onu bağışladığının bir nişanesi olarak ona bir ödül takdir edebilecektir. İşte Allah’ın takdir ettiği o ödülü, onu hak eden kimseye takdim etmek şeklindeki şefaat anlayışı Kur’an’a göre mümkündür.

Şurası açıktır ki, ödülü meleklerin elinden alıp onu hak edene takdim eden kimse o ödülü takdir eden değildir. Takdir Allah’tan, takdim ise salih kullardan herhangi birisinin aracılığıyla olacaktır. Yoksa herhangi bir peygamberin ya da şehidin ya da hafızın yargılama esnasında araya girerek bir kimseyi kayırması ve istediği birilerini cehennemden kurtarması asla söz konusu değildir. Böyle yanlış bir şefaat anlayışına sahip olan kişiler ciddi şekilde yanılmakta ve şefaati de resmen yanlış anlamaktadırlar. Dolayısıyla şefaati topluma anlatanların öncelikle onu doğru anlamaları, sonra da onu muhataplarına doğru şekilde anlatmaları yerinde ve uygun olacaktır.

Bu itibarla ödülü takdim edenin ödülü belirleme konusunda herhangi bir tasarrufu söz konusu değildir ve olamaz. Zaten böyle bir durum Kur’an’ın ortaya koyduğu genel ilke ve kurallarla da çelişecektir. Zira hiç kimsenin aracılık, kayırma ve birilerini azaptan kurtarma gibi bir hak ve yetkisi yoktur. Soy, sop akrabalık ve dostluğun vs. geçerli olmayacağı o dehşetli ve korkunç günü doğru anlamaktan aciz olanların kendilerini aldatmaları birer züğürt tesellisi ve hüsnü kuruntudan ibarettir. (Bakara, 2/254)

Şurası iyice anlaşılmalıdır ki, ödülü takdim eden kimsenin bizzat kendisi de ödül sahibi tarafından ödülün takdimine mazhar kılınmakla onurlandırılmış olmaktadır. Bu da derin düşünenler için gerçekten büyük bir onur ve şereftir. Allah tarafından takdir buyurulan bir ödülü, onu hak eden ümmetinden herhangi birine bir törenle takdim etmesi aynı zamanda bir peygamber için de bir ayrıcalık ve itibardır. Ödülü hak eden kişi de sevdiği ve peşinden gittiği birinin elinden o ödülü almakla ayrıca onurlandırılmış olmaktadır.

Bu onurlandırmayı Allahu Tealâ dileseydi sadece melekleri aracıylığıyla da yapabilirdi. Ama o böyle yapmamış, bağışlanmayı dünyadaki çabalarıyla hak eden kimseye, onun da sevdiği salih bir kul aracılığıyla şereflendirerek ona değer verdiğini ve affettiğini göstermiştir.

Yani yüce Allah birine ödül vererek, diğerine de o ödülü bizzat verdirerek ikisini birden ödüllendirmekte ve onurlandırmaktadır. Yoksa bir peygamber, aziz ya da veli, veya Allah’ın oğlu olduğu iddia edilen Hz. İsa, tövbe etmeden ölmüş, O’ndan başkalarına tanrısal nitelikler yakıştırmış, büyük günahlar işlemiş ve hiç pişman olmamış birisi ile Allah arasında aracılık ederek onu kurtaracak değildir. Böyle bir şefaat anlayışı Cahiliyye döneminin kalıntılarından izler taşımaktadır. Zira ayette de ifade edildiği üzere Allah, peygamberlerin geçmişlerini de geleceklerini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Ki o peygamberler O’nun hoşnut ve razı olmadığı hiç kimseye şefaat edemezler. Zira o peygamberler O’nun yüceliği karşısında derin bir saygıyla titrerler. (Enbiya, 21/28.)

Bir başka ayette durum biraz daha açıklığa kavuşturulmaktadır. “O’nun nezdinde kendisi lehine izin verdikleri dışında hiç kimse için şefaat fayda vermez. Nihayet (kıyametin) dehşeti (ödül tevdi edeceklerin) kalplerinden giderilince (ödüllendirilenler) soracaklar: “Rabbiniz sizin hakkınızda ne buyurdu?” berikiler: “Hak neyse onu: zaten mükemmel olan da, büyük olan da sadece O’dur” diyeceklerdir.” (Sebe, 34/23. Ayrıca bkz. Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, İstanbul, 2008, II, 852-853, 920. )

Zira, “De ki: “Şefaat(e izin verme) yetkisi tamamıyla ve sadece Allah’a aittir; gökler ve yerin mutlak otoritesi (de) O’na aittir: sonunda sadece O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer, 39/44) ayeti göz ardı edilerek ve zayıf hadislere bakılarak oluşturulmuş yanlış bir şefaat anlayışı ile hareket etmek insanlığı hiçbir zaman doğru sonuçlara götürmeyecektir. Çünkü şefaat Allah’a ait bir yetkinin herhangi bir peygambere ya da salih kula devri değildir. Tam tersine Allah’ın takdir ettiği ödülün sahibine tevdiî konusudur. Hala bunu anlamak istemeyenlerin inatları yüzünden yaşanan karmaşa ve kargaşaların sorumlusu da bu konuyu bu hale getirenlerden başkası olmayacaktır.

Tekrar ifade edelim ki, ödülü veren Allah’tır. Ödülü takdim izni verdiği kimsenin ise bu ödülün sahibini belirlemede herhangi bir dahli, kayırması ve aracılığı söz konusu değildir. Dolayısıyla ödülün asıl sahibi onu sunan şahıs değildir. Bu nedenle günahkar ama tevbe ederek ölmüş birisinin bağışlandığının bir nişanesi olan ödülü sadece Allah’tan beklemesi ve umması gerekir. Ödülün gerçek sahibi ve takdir edeni olmayan kimseden böyle bir istekte bulunması yanlıştır ve Kur’an bunu şiddetle reddetmektedir. Kısaca ödülün kime verileceğini belirleme hakkı sadece ve yalnızca Allah’a aittir. O da bunun kıstaslarının neler olduğunu Kur’an’da zaten ortaya koymuştur. Zira burada da herhangi bir keyfilik yoktur. Aksine bu konuda da konulmuş ilkeler söz konusudur.

Diğer taraftan şu ayetler de yanlış şefaat anlayışını reddetmektedir. “De ki: “Allah dışında, (kendilerinde tanrısal güç) vehmettiklerinizi çağırın. Ne göklerde ne de yerde onların zerre kadar gücü yoktur; üstelik onlar bu ikisinin (yönetiminde) bir ortaklığı da sahip değiller; dahası O, onlar arasından kendisine bir yardımcı da atamamıştır.” ( Sebe, 34/22)

Görüldüğü üzere bu ayet, Allah dostlarının, azizlerin, şeyhlerin ve din önderlerinin Allah nezdinde aracılık yapacağına ve bir ayrıcalık elde edeceklerine dair tüm tasavvurları açıkça ve tamamen reddetmektedir. Böyle yanlış bir şefaat algısının oluşumuna, bu kadar açık bir âyete rağmen katkı sunanların oturup bir kez daha düşünmeleri ve hatadan vazgeçmeleri kendi lehlerine olacaktır.

Bu nedenle müşriklerin araya aracılar koyarak Allah’tan yardım istemelerini açıkça reddeden Yüce kitabımız Kur’an, böyle bir algıya saplanıp kalanları uyararak bu aracıların kendilerine şefaat edeceklerine dair yanlış inançlarının hiçbir temele dayanmadığını ispat etmiş ve bu şefaat konusunu Kur’an’da ele alıp açıklamıştır. Unutulmamalıdır ki, Kur’an’ın asıl amacı şefaatın var olduğunu ispat etmek değil, yanlış şefaat algı ve anlayışlarının ne kadar sakat ve problemli olduğunu ortaya koymaktır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, şefaati hak etmek için günahkar kulun Allah’ın varlığına ve birliğine şeksiz şüphesiz bir îmâna sahip olması ve daha dünyada iken de günahlarına tövbe etmesi ve dürüst ve erdemli davranışlarla samimiyetini göstermesi şarttır. (Taha, 20/109; Zuhruf, 43/86.)

Bu şartın gereğini yapmayanların ahirette şefaat edecek birilerini aramaları acizlik, zavallılık ve aşırı kolaycılıktır ki bu ayetlere göre onların hiçbir şanslarının olmadığı da açık seçik ortadadır.

Dünya hayatında iken O sınırsız rahmet sahibi Allah ile bir bağlantı içine girmeyen kimselerin ahirette şefaatten hiç bir pay alabilmeleri söz konusu değildir.

Şefaati, Allah’ın mutlak adalete dayanan yargılamasında -hâşâ- Allah’ın kanaatini değiştirmeye yönelik bir girişim olarak değerlendirmek kesinlikle doğru değildir. Aksine Kur’an’da şefaatten söz edilmesinin nedenini, şefaatçileri yani; Peygamber, nebi, sıddık, şehit veya salih kulları onurlandırmaya yönelik bir husus olarak görülmelidir. (Bkz. ÖZSOY, Ömer- GÜLER, İlhâmi, Konularına Göre Kur’an (Sistematik Kur’an Fihristi), Fecr Yay., Ank., 2005, s. 290.)

Şöyle ki; ödülü takdir eden ve bu konuda nihâî kararı veren esas makam yüce Allah’ın bizzat kendisidir. Bu ödülü hak eden kimseye takdim eden ise, Hz. Peygamber veya nebi, sıddık, şehit veya salih kullardan birisidir. Yani şefaate karar veren esas merci bizzat Allah’ın kendisidir. Kulun affedildiği bilgisini ona ulaştıran ve ödülü takdim eden ise Peygamber ya da nebi, sıddık, şehit veya salih bir kuldur. Bu iki hususun çok iyi ayırt edilmesi gerekmektedir.

Özetle peygamberlere veya diğer salih kullara verilecek şefaat hakkı ya da yetkisi, Allah’ın bu günahkârları bağışlamasının bir ifadesi olarak değerlendirilmeli ve şefaati, Allah’ın mutlak adalete dayanan yargılamasında -hâşâ- Allah’ın kanaatini değiştirmeye yönelik bir girişim olarak görmemelidir.

Sonuç olarak dünyada iken hiç bir şey yapmayan ve tövbe etmeden de ölen birilerinin ahirette şefaati hak etmelerinin mümkün olamayacağını bilmeleri gerekmektedir. Bunu açıkça söylemeyerek insanları aldatmak, sağlam olmayan dini bilgileri, zayıf rivayet ve tutarsız görüşleri şaşmaz dini doğrularmış gibi sunmak vebali gerektirecek hususlardandır. Dolayısıyla şefaati yukarıda açıkladığımız şekliyle değil de, zayıf ya da uydurma rivayetlere dayanarak yanlış şekilde anlayıp anlatanlar, böylece de Cahiliyye kalıntılarının devamına imkan ve katkı sağlayanlar mesuldürler. Onların bu problemli algı ve olgulardan kurtularak Kur’an-ı Kerim ve Sahih Sünneti doğru yorumlamaya gayret etmeleri, hem kendileri hem de yanlış bilgilerle oyaladıkları o kimselerin hayrına olacaktır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.